IŞİD'le mücadelede adem-i merkeziyetçilik Türkiye'nin güvenlik önceliğine dönüşüyor

 

AYDIN SELCEN*

​IŞİD, Irak’ta doğdu ancak halihazırda Suriye ve Irak’ın özellikle Sünni Arap nüfuslu bölgelerinde belirli bir alan ve toplumsala oturmuş durumda. Söz konusu yapılanma, iki NATO müttefiki Fransa ve Türkiye’yi başkentlerinde peş peşe vurabilmiş olması itibarıyla hür dünya açısından en öncelikli ‘ulusal güvenlik tehdidi’ olarak algılanıyor.

​Mevcut durum böyle olduğu için, bölgesel örnek olarak Suriye’nin güney komşuları Ürdün ve İsrail, Suriye’de devşirdikleri veya bizatihi kendileri örgütleyip destekledikleri ‘dost’ milis güçlerini sınırlarına mücavir bölgelerde, IŞİD ile kendi vatan toprakları arasında tampon oluşturacak biçimde konumlandırıyor. Türkiye ise IŞİD tehdidini değil, Suriye’de rejim değişikliğini önceleyerek komşusunda kaldıraç olarak kullanacağı milislere doğrudan veya sınırlarını açık tutarak destek yolunu seçiyor.

Türkiye’nin önceliği

​Türkiye’nin Suriye’deki iç savaş bağlamında diğer önceliği, PKK ilintisi gerekçesiyle PYD öncülüğündeki Kürtlerin sınırımızdaki Afrin ve Kobane kantonlarını birbirine bağlamasının önüne geçmek. Bu itibarla, sahada izlediği siyaset bağlamında, Ankara’nın Suriye sınırı üzerinden gelebilecek IŞİD saldırılarını öncelikli ulusal tehdit unsuru olarak görmediği sonucuna varmak yanlış değil.

​Türkiye, Viyana’da Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun (ISSG) sürdürdüğü Suriye barış görüşmelerinin de paydaşı. ISSG’nin son toplantısında diğer paydaşlardan Ürdün’ün istihbarat teşkilatına Suriye’deki ‘terör örgütleri’nin listelenmesi ve tasnifi görevi verildi. Öyleyse herhalde en üst düzeyden (örnek olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından) PYD ve askeri kanadı YPG’yi ‘terör örgütü’ olarak nitelediğini vurgulayagelen Ankara’nın PYD/YPG’yi bu listeye aldırtma yönünde diplomatik çaba göstermesi beklenmeli. Yapıldı mı, bilmiyoruz.

Gerçekçi olmayan…

​Halbuki PYD/YPG ile PKK/HPG tam da bugünlerde, ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun IŞİD öncelikli stratejisi kapsamında gayrıresmi ‘IŞİD başkenti’ Rakka’nın lojistik hatlarını gerek kuzeyde Türkiye sınırından, gerek doğuda Musul’dan kesmek adına etkin hamleler yaptı. Suriye’de YPG El Hul’u IŞİD’den alırken, Irak’ta HPG Şengal’in kurtarılışında Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) peşmergesiyle ve ABD hava kuvvetleriyle eşgüdümlü hareket etti.  Demek ki PYD-YPG’nin ‘terör örgütü’ olarak kabul edilmesini beklemek pek gerçekçi değil.

Son sevkiyat

Şimdi, Paris saldırısının ardından, IŞİD’e yönelik kara harekatı dahil çok daha güçlü bir askeri tepkinin verilmesi bekleniyor.

Buna ABD’nin 15 Kasım’da bu defa hem IKB üzerinden geçerek karayoluyla hem de Sayın Dışişleri Bakanı’nın Erbil ziyaretinin hemen ardından ve Antalya’da G-20 zirvesi devam etmekteyken, YPG’nin başat gücünü oluşturduğu Suriye Demokratik Kuvvetleri çatı oluşumuna yeniden mühimmat yardımında bulunduğu ve daha önce YPG denetimindeki Cezire kantonuna da 30 civarında Özel Kuvvet mensubu askeri konuşlandırdığı verileri eklenmeli.

Boru hatları ve IKB’deki şekillenme

Öte yandan Ankara, IKB’nin Kerkük petrolünün tamamına yakınını kendi inşa ettiği boru hattı üzerinden Ceyhan’a ulaştırmasını teşvik ediyor ve Şengal’i dördüncü vilayeti olarak IKB’ye ekleme planına da sessiz kalarak onay verir görünüyor. Şengal’e yüzde yüz Türkmen nüfuslu Telafer’in de eklenebilecek olması kuvvetli olasılık.

Yapısal çelişkiler

Bu bağlamda Ankara’nın Irak, Suriye ve içeride Doğu-Güneydoğu’yu kapsayan PKK ile mücadele siyasaları kendi içinde yapısal çelişkiler barındırmakta, dolayısıyla bu siyasalar sürdürülebilir değil. Zira, Ankara bir komşumuz IKB’de özellikle KDP’yi önceleyen ademimerkeziyetçi ve çoğulcu devlet yapısına destek siyasası güderken, diğer komşumuz Suriye’de ise PKK ilintili PYD’nin fiilen kurduğu kantonal düzeni reddetmekte ve tehdit olarak algılamakta. Ülke sınırları içindeyse, PKK ile mücadeleyi tümüyle güvenlik aygıtına ihale etmiş gözükmekte.

Ülkemizin Kürt nüfusunun büyüklüğü 15 milyon kabul edilirse, bu rakam İran-Irak ve Suriye Kürt nüfusunun toplamına kabaca eşit. Nitekim Türkiye’nin ve Suriye’nin de devlet olarak gelecekleri de kuvvetle muhtemelen, aynen 2003 sonrasında federalleşen ve yapısı itibarıyla Ankara’dan teveccüh gören Irak’ta olduğu gibi, yerelleşmekten geçmekte. Önemli olansa bu geçiş sürecinin doğru yönetilmesi. Yöneteni yönetilene yakınlaştıran, yurttaşı karar alma süreçlerine daha doğrudan katan, hesapverebilirliğin önünü açan bir düzen neticede tüm Türkiye’nin hayrına.

Tutarlı ve bütüncül siyaset

Bu itibarla Ankara, tüm yurttaşlarının dirliği adına, yalnızca iyi yönetim ve iyi yönetişim için değil, özellikle IŞİD kaynaklı ulusal güvenlik gereksinimleri dolayısıyla da gerek ülke içinde, gerek komşularında ademimerkeziyetçi bir siyasa izlemenin, gerçekçilik ve vizyonerlik demek olduğunu artık zamanlıca idrak etmeli.

Türkiye’nin, iç ve dış Kürtlere yönelik olarak tutarlı ve bütüncül bir siyaset izlemesi, öngörülebilir ve ciddi bir bölge ülkesi ve hür dünyanın müttefiki hüviyetini de ıslah ve tahkim edeceği gibi, IŞİD’le mücadeleye de hayati katkı sağlayacak.

Tartışmaya açılması gereken…

Özetle, Ankara’nın en azından IŞİD tehdidini ülkemizden uzak tutmak adına, IKB’nin kurumsal bütünlüğüne desteğini güçlendirmesi, Suriye’nin bir arada tutulabilmesi ve buradan ülkemize yönelecek IŞİD’le aramıza set çekilmesi için ortak sınırımız boyunca Kürt çoğunluklu alanlarda başta ademimerkeziyetçi yönetim deneyimini arkalaması ve nihayet ülkemizin geleceği için ademimerkeziyetçi idare reformunu tartışmaya açmasında yarar var.

* Eski Erbil başkonsolosu